GALATA KULESİ HİKAYESİ


Bazen bir bina aslında bir binadan daha fazlasıdır. “Duvarların dili olsa konuşsa “ sözü bu yüzden vardır. Çünkü duvarlar ve binalar hiç birimizin bilmediği sırları saklarlar . Zaman zaman hayal ederim İstanbul’daki tüm eski binaların duvarlarının dile geldiğini. O duvarlardan dinlemek isterim en hakiki İstanbul hikayesini.

İstanbul’un en keşmekeş bölgelerinden birinde Pera’da tüm o karmaşanın ve kalabalığın içinde yapayalnız kendini gösterir Galata Kulesi. Karaköy’den İstiklal caddesine uzanan her sokağın sonunda bir görünür bir kaybolur. Ya da yaptığınız bir vapur yolculuğu sırasında onca çirkin beton yığının içinde inci bir yakut gibi ben buradayım diye göz kırpar. Biraz da dertlidir , içlidir. Sanki eski günlerine özlemlidir. Tek başınalıktan, etrafındaki çirkin kalabalıktan şikayetçi gibi bir haldedir.

Her şey gibi Galata’nın da bir tarihi var elbet. Ne zaman yapılmış , neden yapılmış ve hatta kaç defa yapılıp kaç defa yıkılmış?

Bir rivayete göre, Doğu roma imparatoru Anastasius Oilozus tarafından 507 yılında fener kulesi olarak inşa ettirilen galata kulesi, 1348 yılında Cenevizliler tarafından Christea Turris (isa kulesi) adıyla geliştirildi. İtalyan kolonileriyle sürekli çatışma halinde olan Bizans imparatorluğu, başkentinde kontrolü ele geçirince, Venedikliler’de bulunan Galata ve çevresini Cenevizlilere verdi. Bir başka rivayete göre de önceleri Cenevizliler’in sur yapmasına izin verilmedi. Bizans’ın zayıflamaya başlaması ve dolayısıyla kolonilere söz geçirememesi, ayrıca bölgenin sürekli içinde bulunduğu güvensiz ortam, galata çevresindeki surların ve bu surların kuzey ucunu belirten Galata Kulesi’nin geceli gündüzlü çalışmalar sonucu inşa edilmesini sağladı. kule inşa edildiğinde etrafına kazılan ve galata çevresi geliştikçe derinleştirilen; yüzyıllarca kulenin bir parçası olan hendek, 1861 yılında yapılan restorasyon sırasında dolduruldu ve Galata Kulesi’nin sadece Kuledibi’ndeki Büyük ve Küçük hendek sokakları ile paylaştığı bir sır oldu. Günümüzde bu sokaklara dikkatli bakıldığında topografik özellikleri bu sırrı az da olsa ele verir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun görkemli, çalkantılı ve bunalımlı dönemlerinden Galata kulesi de nasibini almış, yüzyıllar boyu bekçiliğini yaptığı başkentte tüm yaşananların bir parçası olmuştur. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldığında anahtarı kendisine teslim edilen Galata Kulesi’nin tepesindeki haçlı sivri külahı yıktırmış.
II. Bayezid dönemindeki büyük depremde kule de kendisine düşen payı almış ve 1510 yılında mimar Murad Bin Hayreddin tarafından kısa sürede onarılmış. XVI. yüzyıl’da Kanuni devrinde kule, Kasımpaşa tersanelerinde çalıştırılan forsa adı verilen savaş esiri hıristiyanları barındırmıştır.

Fransız asıllı gerçek Davut’un çabalarıyla 1714 yılında bir itfaiye teşkilatının kurulması üzerine 1717 yılında kuleye yangınları gözetleyecek gözcüler yerleştirilmiş. Böylece istanbul’u gün geçtikçe içten içe bitiren bu sinsi düşmanla amansız mücadelesi başlamıştır. Yine bu dönemde gece yarısını haber vermek için kuleye mehterhane takımı yerleştirildi.

Ne var ki 1794 yılında, iii. Selim döneminde, yıllarca tüm şehri uyardığı yangınlardan birinin kurbanı olmuştur. Bu yangın sonucu kurşunla ahşap bir külah olan çatı, odalar ve merdivenler tamamen yanmış. Yapılan onarımda külah ve camlı köşkün yanı sıra üç oda ve etrafına birer sofa ve divanhane eklenmiştir. Ancak ne kule bu mücadeleden vazgeçti ne de yangınlar istanbul’dan… Sonuç olarak 1831 yılında ii. Mahmut döneminde Galata’da çıkan yangında kulenin ahşap yerleri de yandı. yine bu dönemdeki onarımla Galata Kulesi’ne yeni bir kurşun külah giydirildi ve etrafına demir parmaklık takıldı. Ayrıca padişah, kuleye saat takılmasını da emretti..

Günümüze kadar bir çok onarımla görüntüsü değişen galata kulesi, en büyük değişikliği, daha doğrusu kaybı, 1864 yılındaki ‘imar’ çalışmalarında yaşadı. Avlusunu, kapılarını, kıyıya inen sur duvarlarını kaybeden kule’nin hendekleri de dolduruldu. Kendisine hiç sorulmadan yapılan, sözüm ona onarımların kuleyi ne derece sağlamlaştırdığı 1875 yılındaki bir fırtınada belli oldu. Bütün sevimsiz değişikliklerin üstüne bu fırtınanın da külâhını alıp götürmesiyle Galata Kulesi’nin estetik yapısı iyice bozuldu. Çok sevdiği şapkasının boşluğu, yerini hiç bir zaman tutamayan, bir takım ahşap katlarla doldurulmaya çalışıldı. Galata Kulesi yıllarca kendisine zorla verilen bu şekille adeta bir köşeye sinmiş, kendisini yangından yangına hatırlayan bu kente dargın, İstanbul’u izledi durdu… Öyle ki 1960 yılında, çatlakların oluşturduğu tehlike yüzünden kule halka kapatıldı.
1964 yılında, ii. mahmut dönemindeki görüntüsüne sadık kalınan restorasyon çalışmaları başladı. 1967 ye kadar süren çalışmalar sonunda külâhına nihayet kavuşan Galata Kulesi’nin ağırlığı 10 bin tondan 11 bin 200 tona çıkmış, yüksekliği ise 51metreden 66.90 metreye çıkmıştır. Restorasyonda yeni yükler zemine aktarılmış, iç duvardaki çatlaklar dikilerek onarılmış ayrıca bir de asansör eklenmiştir.

Bu restorasyonu “ve galata kulesi (1514 yilinda bizanslilar zamaninda sapkasi ucmustu, 1967′de turkler tarafindan sunnet edildi) binalarini cevresini toplamis, yaklasmakta olan bir firtinaya rahatca gogus germenin yollarini ariyor, gorusmeler yapiyor: kavminin basinda, ve en onde, cehennemin kapisini calmaya hazirlanan firavun gibi” dizeleriyle anlatır Cemal Süreya

Evliya Çelebi ise seyahatnamesinde kuleden şöyle bahseder : “Fatih hazretlerinin tamir ettirdiği galata kulesi denizden 118 zira -yani yaklaşik 95 metre- yüksekliğindedir ki, göklere baş kaldırmıştır. Zirvesi halis kurşunla örtülmüstür. İstanbul surlarinin her yerden görünmemesine karşilik, bu Galata Kulesi çok uzaklardan dahi kolayca dikkati çeker. Bursa’daki Keşiş Dagi’ ndan bile -yani Uludağ’dan- açık, seçik görülebilir. Kuleye çıkılıp dürbünle bakılsa, Bursa’nın imaretlerinin bile görüleceğini söylerler.”

İstanbul un ilk havaalanı
Ne atlattığı deprem, ne bu hüzünlü ev sahipliği ne de yaşayacağı yangınlar onun hayatını Hezarfen Ahmet Çelebi kadar etkilememiştir. Galata Kulesi’yle tüm umutlarını, çalışmalarını, sıkıntılarını ve başarısını paylaşan Ahmet Çelebi, IV. Murat döneminde hazırladığı kanatlarla, birçok insan için ancak hayâl olabilecek olağanüstü bir olayı gerçekleştirmiştir. Kuleden havalanarak Üsküdar’da Doğancılar mevkiine konan Ahmet Çelebi, başarısından dolayı IV.murat tarafından ödüllendirilmiş fakat tehlikeli bulunarak Cezayir’e sürdürülmüş. Galata Kulesi, Hezarfen Ahmet Çelebi’nin başarısındaki payından duyduğu haklı gururu ve hazin sonundan kendince sorumlu olmanın verdiği hüznü öyle yoğun bir şekilde içine hapsetmiştir ki, bugün bile kuleye çıkıp Üsküdar taraflarına baktığımızda boğazın üzerinden süzülüverme isteğini duyarız.

Tarih boyunca kule, yangın gözcülüğü ve savunma dışından başka görevler de alır. III. Murat (1574- 1595) zamanında müneccimbaşı Takıyeddin efendi tarafından rasathane olarak kullanılır; daha yakın bir tarihte, 1918 yılında ise tepesine yerleştirilen “tayimbol” adlı araçla gemiler için saat kulesi olur.

Galata kulesi’ne, güney cephesinde yerden 10 basamak yüksekte dar bir kapıdan girilir. Dikkatli bakıldığında, girişte sağ tarafta, bir kısmı kapatılan beş sahanlıklı ve 146 basamaklı bir merdiven fark edilir. Bu katta hediyelik- turistik eşyaların sergilendiği tezgâhlara yer verilmiştir. 4. katta osmanlı döneminde yapılmış mazgallar, 5. katta ise top namlularının yerleştirildiği yuvalar vardır. II. Mahmut döneminden kalan tepedeki 14 kemerli salon da kafeterya olarak kullanılmaktadır.

Ve Veda’t…

Galata kulesi tam bir sır küpüdür. İstanbul’a tepeden bakar ve kimsenin görmediklerini görür, bilmediklerini bilir . O hikayelerden biri de şair Ümit Yaşar Oğuzcan’ın oğlu Vedat’ın hikayesidir. Galata Kulesi, en az iki ayda bir intihar ederdi diye anılan şairin oğlu Vedat’ın ilk intihar denemesinde henüz 23 yaşında hayata gözlerini yumduğu yerdir. 6 Haziran 1973’te kendini kuleden aşağıya bıraktığında Vedat ve tutamadığında ve kurtaramadığında onu, nasıl bir acı daha gömmüştür o taş duvarlarına kimbilir. Babanın acısını da yüklenmiş midir acaba?

Baba o derin acıyı şöyle dillendirir :

6 haziran 1973
pırıl pırıl bir yaz günüydü
aydınlıktı, güzeldi dünya
bir adam düştü o gün galata kulesinden
kendini bir anda bıraktı boşluğa
ömrünün baharında
bütün umutlarıyla birlikte
paramparça oldu
bir adam düştü galata kulesinden
bu adam benim oğlumdu

gencecikti vedat
işıl ışıldı gözleri
içi
bütün insanlar için sevgiyle doluydu
çıktı apansız o dönülmez yolculuğa
kendini bir anda bıraktı boşluğa
söndü güneş, karardı yeryüzü bütün
zaman durdu
bir adam düştü galata kulesinden
bu adam benim oğlumdu

“açarken ufkunda güller alevden”
çıktı, her günkü gibi gülerek evden
kimseye belli etmedi içindeki yangını
yürüdü, kendinden emin
sonsuzluğa doğru

galata kulesinde bekliyordu ecel
bir fincan kahve, bir kadeh konyak
ölüm yolcusunun son arzusuydu bu
bir adam düştü galata kulesinden
bu adam benim oğlumdu

küçücüktü bir zaman
kucağıma alır ninniler söylerdim ona
uyu oğlum, uyu oğlum, ninni
bir daha uyanmamak üzere uyudu vedat
6 haziran 1973
galata kulesinden bir adam attı kendini
bu nankör insanlara
bu kalleş dünyaya inat
şimdi yine bir ninni söylüyorum ona
uyan oğlum, uyan oğlum, uyan vedat.
Kuleyi ziyaret edip , İstanbul’a O’nun gözüyle bakmadıkça İstanbul , İstanbul değildir aslında. O hala Hazerfan’ı anar , boğazdan geçen gemilere göz kırpar ve onca yaşadıklarına rağmen sırtınızı yaslayacağınız çok eski bir sırdaş gibi sessiz sedasız durur İstanbul’un kalbinde. Gidin bütün bu hikayelerden sonra çıkın kuleye. Her basamakta Hezarfen gelsin aklınıza , Vedat gelsin, yangınlar , fırtınalar gelsin. O zaman anlayacaksınız bazen bir binanın sadece bir taş yığınından fazlası olduğunu.